VESELİNA - KARAGÖZ KÖYÜ Веселина  (BG)

       

                 İbrahimguner@veselina-karagoz.com    

 

 

  Köy hakkında kısa kısa ilginç ,herkesin okumaktan zevk alacağı yazılar burada olacak !!

  Sevgili köydeşlerim ve bu siteyi devamlı ziyaret edenler. Bu köşede yazacağım yazıların çoğunu çok önceden kaleme almıştım fakat 25 mart 2013’TE sevgili bir tanecik kızım HALİME’nin ölümü beni çok derinden yıkmıştı. O yüzden yazılara ara vermek zorunda kaldım. Bu yeni ‘’ARKASI YAKINDA’’ köşemde aralıklarla, 1950 yılından günümüze kadar. Bizat kendim tanık olduğum ve yaşlılardan duyduğum  anıları kısa, zevkli kimseyi yormayacak bir şekilde aralıklarla bu köşede canlandırmaya çalışacağım. Yazılarımı önemsediğiniz için hepinize şimdiden sonsuz teşekkürler ederim ! İbrahim Güner (Kunduracı) 23.12.2013. İstanbul.

 

SEVGİLİ KÖYDEŞLERİM VE BU SİTEYİ ZİYARET EDEN DEĞERLİ ARKADAŞLAR ‘ZİYARETÇİ DEFTEREİ’ KÖŞESİ  BAKIM NEDENİYLE BİR SÜRE KAPALI KALACAKTIR ! ANLAYIŞINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM !

İBRAHİM GÜNER, 13.06.2014. İstanbul.

 

                                   ARKASI YAKINDA

    YAZI NO: 1

 Bu yazıları özellikle, gençlere ve köyümüz hakkında, anılar için ilgi duyanlar için yazıyorum. Ben 1949 yılından berisini çok iyi hatırlıyorum. 1949 yılından birkaç tane anı hatırlarken, 1950 yılından sonra tanık olduğum veya yaşlılardan duyduğum her şeyi dünkü gibi hatırımda.. 1950 yılında köyde ilk defa ana okulu açıldı. 1944,45 ve 46 doğumlular hep beraber ana okula gittik. O yıllar ikinci dünya savaşının sona ermesinden sonra ilk yıllardı. Bütün dünyada fakirliğin en yüksek seviyede olduğu senelerdi. Buday ekmeğinden kumaşa, şekerden yağa, ayakkabından gazyağına her şeyin kıtlığı vardı. İlk okula başladığım yıllardı. 1953 yılında ilk okula başladım.  O zamanlar kış ayları çok acımasız ve gaddar geçerdi. Zaman zaman kar kalınlığı 1 metreyi geçerdi. Her şeye rağmen okullar tatil olmuyor devam ediyordu. Ben  orta okuldan mezun oluncaya kadar kış nedeniyle okuldan kaldığımı hiç hatırlamıyorum. Ayaklarımızda bot, sırtımızda mont yoktu. Elbiseleimiz elde , evde dokunmuş aba kumaşından ibaretti. Ayaklarımızda koyun derisinden dikilmiş çarık vardı. Lastik terlikler lükstü. Hayatımda en sert kış yılları 1953 ve 1954 yıllarını hatırlıyorum. 1954 yılı mart ayında öyle bir kar yağdı, kalınlığı 2 metreyi bulmuştu. Köyde evler 1 kat olduğu için bütün evler kar altında kaldı. Evlerden ahırlara ev hayvanlarına ulaşabilmek için karın altından tüneller açılıyordu. Çocukların okula gidebilmeleri, köy çeşmesine ulaşabilmek için köy erkekleri imece şekilde günlerce yol açıyorlardı. Köy halkı o zamanlar su ihtiyacını köy çeşmesinden ve pınarlardan yapıyordu. Evlerde o zaman ne su ne de elektirik vardı ta 1960’lı yılların başına kadar. Demin de belirtiğim gibi o kadar sert soğuk ve tipi olmasına rağmen ben okulların tatil olmasına hiç tanık olmadım. Okulda ders odaları kömür sobaları ile ısıtılıyordu. Okul hizmetçileri çok erken saatlerde okula gelip sobaları yakarlardı. Okula geldiğinizde daha içeri girmeden sınıf odalarından yanık yün kokusunu hemen hisediyordunuz. Kardan ayakları ıslanmış ve donmuş çocuklar daha sınıf odasına girdikten sonra çoraplarını kurutmak ve ayaklarını ısıtmak için kızgın sobanın duvarlarına ayaklarını dayıyorlardı. Ayaklar soğuktan uyuştuğu için sobanın sıcağını duyunca hem çoraplar hemde ayaklar yanmış oluyordu. 25.12.2013, arkası yakında …….!

 

     YAZI NO: 2

   Şimdiki çocuklar hemen şaşıracaklar ve şu soruyu soracaklarından eminim.  Yoksa botlarınız delikmi de su aldılar ? Ne botu ? O zaman lastik (galoş) terlikler lüks sayılıyıordu. Önceki yazımda da belirtiğim gibi çocukların çoğu çarık giyiyordu. Ben bu hususta biraz şanslı sayılırım çünkü babam kunduracı olduğu için bizim ailenin çocuklarının çarıkları daha sağlam ve dayanıklı deriden yapılıyordu. Bir sözle diğerlerine nazaren bizim kiler daha modrn’diler. Babam kunduracı olmasına rağmen lise yıllarına kadar deri ayakkabım hiç olmadı. Yalnız ben değil umumiyetle bütün çocuklar için geçerli idi. Yalnız ayakabıları değil keza taşıdığımız elbiselerde evde yünden dokunmuş aba kumaştan elde diklimiş elbiselerdi. Sırtımızda palto yerine adi bezden dikilmiş içi eski kumaşlardan taraktan geçmiş vata dolu yeleklerdi. Okul çantası diye bir şey yoktu. Yine abadan veya adi bezden elde dikilmiş torbalardı. Ben 1959/60 yılı orta okulu bitirinceye kadar bu böyle idi. 1960’lı yıllardan sonra köyde sosyal hayat iyi yönde biraz daha değişmeye başladı. Çünkü köye elektrik ve su gelmişti.O zamana kadar derslerimizi gaz lambası ışığın- da yüzükoyun hasır üstüne yatmış halde çalışıyorduk. Köy evlerinde masa diye bir şey yoktu. Daha sonra tahtadan yapılmış basit masalar çıktı. Masalarda lüks olduğu için adamlık evlerde mobilya gibi tutuluyordu. Yemek zaten yer sofralarında yeniyordu. Radyo 1960’lı yıllara kadar köyde iki tane vardı biri köyün ünlü öğretmeni Sabri efendi ve köy okuma evinde(çitalişte). Radyolar Filips marka idiler.  Akü ile beslenen Filips marka radyo, Bulgaristan milli bayramlarında 1 mayıs ve 9 eylülde dışarı konuyordu.Gün boyunca radyodan milli marşlar çalınıyordu. Biz çocuklar Aziz Nesin hikayelerinde olduğu gibi radyoyu şaşkınlıkla dinliyor ve aklımızdan dünyanın son mucizesi gibi düşünüyorduk. Tahta kutuya bu kadar müzisyen nasıl sığmıştı diye radyoyu hiç göz kırpmadan hem seyrediyorduk hem anlamadığımız müziği dinliyorduk. 1950’li yılların başında kamyon ve traktörü de ilk defa görmüştük…30.12.2013. arkası yakında……!

 

     YAZI NO: 3

 Traktörler harman makinalarını çalıştırmak için kullanılıyordu. Demir tekerlekli arka tekerleklerde çapa şeklinde dişler vardı.Harman makinaları .Harman dövümü 2-2.5 ay sürüyordu. Harman zamanı çocuklar için de eğlenme ve oyun yeriydi.Harman makinası traktör tarafından 15 metre uzunluğunda kalın bir kayış vasıtasıyla çalıştırılıyordu. Çok hızlı dönen kayış insanlar için çok büyük bir tehlike idi. Makinistler kayışın etrafına kimseyi yaklaştırmıyorlardı özellikle orada oynayan çocukları. Harman makinasını dolanmamak için bazen  harmanda çalışan kişiler o dönen kayışın altından geçmeye çalışıyorlardı. Bazen harman makinası fazla yüklendikten sonra kayış kendini yatağından atıyordu. O zaman daha da tehlikeli idi. Kayışın çarpmasıyla hayatını kaybeden insanlar olmuştu harman zamanında. Ben öyle bir olaya tanık olmadım fakat yıllar önce Göç Osmanın eşi, Göç Mehmetin annesi de kayış çarpmasıyla hayatını kaybetmiş. Harman dövümü insanlar arasında imece şeklinde yardımlaşarak gerçekleşiyordu. Harman makinaları 1963 yılından sonra tarihe karıştı. Onların yerini 1958 yılında ilk çıkan biçerdöverler aldı. İlk biçerdöverler çok hantal güçlü zincirli traktör tarafından çekiliyordu. Az randımanlı, çok arıza yapan makinalardı. Aynı yıllarda ilk kendi yürüyen Sovyet markası CK-3 biçerdöverler çıktı. 1964 yılında daha modern CK-4 marka yüksek randımanlı, güçlü ve modern biçer döverler faliyete başladı. Ben 1964 yılında teknik liseden mezun olduktan sonra, sıfır CK-4’de yardımcı makinist, 1965 yılında usta makinist olarak çalıştım. Zamanına göre son model ve modern olmalarına rağmen, şimdiki makinalar gibi bilgisayarlı,klimalı, kabinli değildiler.Ben 20ve 21’ci asırda yaşamış biri olarak ikinci dünya savaşından kalan yokluğu, sosyalist rejimin tamamını ve 21ci asrın teknolojisini yaşamış biri olarak kendimi çok şanslı hissediyorum. Çarıkla okula gitmemeyi, gayet yoksul yılları, köye gelen ilk bisikleti, ağaç kutulu Filips marka radyoyu, ilk traktörü, köye gelen ilk kamyonu, elektriksiz, susuz köyü. Oyuncak omadığı zamanları. Kabaktan bisiklet yaptığımız yılları, Bütün yaz topladığın 3-5 lavayı son baharda Razgrad panayırında bisiklet sürmesini öğrenmek için harcadığın parayı, akşamları 18 km aç karınla köye dönüşünü, Çok zorluklarla teknik lisesini bitirip 17 yaşında biçerdöver kullanmak. Hobi olarak profesyonel makinalarla amatör  A-Z’ye  bedava fotografçılık yapmak. Yine sinemaya düşkünlüğümden 1 yıl sinemacılık kursu görüp 15 yıla yakın yine hobi olarak hiç ücret karşılığı almadan geceleri sinemacılık yapmak. Şimdide teknolojinin son icadı internet ve bigisayarla VEB sitesi yönetmek ve bu yazıları yazmak.Onun için kendimi çok şanslı sayıyorum. Sosyalist sistemi Bulgaristanda tam 46 yıl yaşadım. Kapitalist sistemi de 22 yıldır Türkiyede yaşıyorum. Bulgaristanda 28 yıllık iş hayatımın 23 yılını devlet memuru olarak geçti. Türkiyedede kapitalist sistemde 22 yıldır hala çalışıyorum. Çeşitli sektörlerde çalışma imkanı buldum. Türkiyedeki deyimle ‘’Her işi yapıyorum abi’’ bende önceden hiç yapmadığım işleri yaptım. Betonculuk, yöneticilik her türlü işte çalıştım. Önceden hiç yapmadığım işlerin hepsini başarıyla icra ettim. Bunu da Bulgaristanda aldığım eğitim ve kazandığım iş ditsipline borçluyum. 10.01.2014, arkası yakında…….

 

     YAZI NO : 4

    Karagözköy çok farklı bir köydür. İnsanları çok değişik ve enteresan espiri ağırlıklı sivri akıllı tiplerdir. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Her şeye bir kulup takma özeliğini taşırlar. İnsanların dış görünüşüne. Fiziğine, zekasına, huyuna göre hemen lakap takarlar. Özellikle köye yeni yerleşmiş kişilere. Köyümüzde 1928 yılına kadar Bulgar asıllı hiç kimse yokmuş. O zamanki  Bulgar hükümeti bizim köye Dobrucanın Antimovo köyünden ve Sevlievo’’nun Balkan köylerinden  50 hanenin üzerinde Bulgar asıllı aile yerleştirmiş. Bulgarlar köyümüzde 1950’li yılların ortasına kadar ikamet ettikten sonra malını mülkünü tarlalarını köy halkına satarak , ülkenin farklı yerlerine yerleştiler. Burada bir parantez açıyorum. Bulgarlar tarlalarını köy halkının safılığını kullanarak para karşılığı resmi hiçbir dokuman (tapu)  vermeden sattılar. 1989 yılından sonra köyden göç etmiş Bulgar vatandaşların çocukları veya torunları tapu karşılığı tarlalarını geri aldılar. Köyün kooperatif yönetiminde onlar hakim. 1992 yılında tarlaları devlet sahiplerine dağıtırken ben Karagözköyde idim. Babam hayatta idi. Bizde onlardan 20-30 dönüm tarla satın almıştık. O tarlalar babamın adına çıkmayınca, kendisine sordum: siz satın alırken niye tapuları almadınız ?.Babamın bana cevabı şu oldu: - oğlum köyde insanların çoğunun ev tapusu yokta tarla tapusu mu isteyecek. Her şeye rağmen köyde yaşamış Bulgarlarla yaşlılarında daha sonra çocuklarında dostluğu devam etti.Hala da ediyor. Ben köyümüzde ikamet etmiş Bulgar vatandaşlar için kısa bir yazı yazmıştım. Fakat buradaki bağlantı bozulmasın diye yine o yazımdan bazı alıntılar koyacağım. Köylümüzün az önce de bahsetiğim gibi onların dış görünüşüne benzettikleri lakapları bir defa daha tekrarlamak istiyorım: İşte sivri zekalı Karagözköylünün gözündeki Bulgarlar: Yamuk Georgi; Uzun Stoyan; Çolak İvanço;  Yamalı Miti(Dimitır); Yamalı Mihal (Mihail); Koca kayışlı Tsonyu; Yan Todor; Hacı Todor;  Aygır Denka; Yalnız Denka; Yalama Tanas (Atanas);  Kısa Tanas (Atanas); Kanırık Todor; Deli Penço; Öküzcü İvanço; Koç Angel; Kray Angel; Macuncu Trıfi(Trifon); Çeni Pani(Yol çavuşu Panoyotun oğlu Stoyan); Tsonyunun Pasi (Spas); Kopoy Marin; Saralı Todor;  Rusun Kolyu; Drençoğlu; Kemiksiz Miti; Demirci İliya; Dükancı Tanas(Atanas); Yamuk Petko; Kara Kolyu; Macuncu Georgi;Değirmenci Neno; Bunlar hatırımda kalanlar. Bazılarını kaçırmış olabilirim. Bu adı geçen Bulgar köydeşlerimin hepsi şu an hatırımda, Hepsi gözümün önünde, yaşadıkları mahaleler evleri onlarla çocukluk hatıralarım. Buradaki yazdıklarım 1950 ‘li yıllarda aklımda kalanlar. Bunları yazmamış olaydım hepsi akılardan silinmiş tarihe karışmış olacaklardı. Benim yaşımdaki veya benden yaşlı olanlar bunları ancak okurlarsa belki bazılarını hatırlarlar. 20.01.2014. arkası yakında………….

 

     YAZI NO: 5

    Çocukluk yıllarımda Karagözköy’de  çok enteresan tip insanlar vardı. Bu yazlarımda onları tek tek hatırlatmaya çalışacağım. Onları tanıyan çok az sayıda kalan köydeşlerim bile unutmuşlardır. 1950-60 yılları arasında tanık olduğum küçük mahalede yaşamış Şaban agayı anlatmaya çalışacağım.  Köyde Deli Şaban diye biliniyordu. Kendisi evli barklı çocuk sahibi olmuş, fakat orta yaşlarda ruh hastalığına yakalanmış. Benim onu hatırladığım yıllarda 60 yaşların üzerinde idi. Şaban aga çok zararsız sokak sokak dolaşıyordu. Dolaşırken kendi kendine tek mırıldandığı bir sözcük vardı : ‘tüh be, tüh be’.Bu sözcüğü tekrar tekrar mırıldanıyordu. Kış aylarında Şaban aganın durumu çok zordu. Sırtında çok ince yırtık pırtık elbise ayakları yalınayak gezerdi. Yaz kış aynı elbiseleri taşıyordu. Onu o halde özellikle kışın gördüğüm zaman, çocuk olmama rağmen içim titriyordu. Şaban aga kış aylarında çoğu zaman geceleri köy samanlıklarına sığınıyordu. Samanlık sahipleri geç vakitlere kadar samanlıklarını gözetiyorlardı Şaban aga sığınmasın diye, çünkü sigara içerken samanlığı yakmasın korkuyorlardı. Kimi defa  sığındığı samanlıkta her zamanki mırıldandığı ‘tüh be tüh be’ sözcüğü ona ele veriyordu. O zaman da samanlık sahiplerinden amansıca dayak yiyiyordu. Adamcağız yediği acımasız dayaktan sonra kanlar içinde sırtındaki o incecik yırtık pırtık elbise ile(söz gereği elbise diyorum) kendisine sığınacak kuytu bir yer bulmak için o Deliormanın sert kışının sıfırın altında 15-20 derece soğunda, kendine ait özgün sözcüğü’tüh be tüh be’ defalarca tekrarlayarak yoluna devam ediyordu. Onun dayak yeme olaylarına çok defa tanık olmuştum. O soğuk havada onun o halini görünce içim soğukla beraber iki kat daha titriyordu. Haline o kadar acıyordum, fakat çocuk yaşta olduğum için elimden hiçbir şey gelmiyordu. Şu yazıyı yazarken 55-60 yıl önce vuku bulan bu olayları, o çocuk hafızama saplanmış o acı hatıraları, sanki dünkü gün olmuş gibi canımın acıdığını hissediyorum.Tanık olduğum Şaban agaya dayak atanları hala nefretle hatırlıyorum. O adamlar o çocuk hafızama acımasız yaratıklar olarak kazındı. Şaban aga da ona dayak atanlar da çoktan bu dünyadan göç ettiler. Her halde hepsi orada hesabını vermişlerdir. Tek bir şey var o da hafızamda Şaban aga zararsız, gariban biri olarak, ona acımasız dayak atanlar gözlerini kan bürümüş yaratıklar gibi kalmaları. Bu Garibanın yaramaz çocuklardan da çok zoru vardı. Onu yolda gördükten sonra taş yağmuruna tutuyorlardı. Kafasına, sırtına, yüzüne isabet eden taşlardan ağır derece yaralanmasına rağmen oh dediğini kendisinden hiç duymadım. Kanlar içinde o sözcüğü tekrarlayarak hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyordu. Tanık olduğum bu olaylar çok küçük 10-12 yaşlarıma denk geldi. İstesemde ona dokunacak bir yardım elimden gelmiyordu. Yetişkin yıllarıma denk gelmiş olsaydı, ona dayak attırmamak için elimden geldiği her şeyi yapardım. Çocukların onu taşlamasına müsaade etmezdim engellerdim. 25 yıl memurluk yıllarımda her zaman ezik, garibanların yanında oldum. Orman kanunlarına her zaman karşı oldum hala da karşıyım. Güçlü kişi her zaman kendini savuna bilir. Şaban aga gibi ezik olanları birilerin  kouması ve desteklemesi gerektiğnin inancındayım. Ona dayak atan eziyet  eden tanık olduğum kişileri isimleri ile hatırımda. Onların isimlerini buraya yazmaya gerek duymuyorum. Hepsi rahmetine kavuşmuş olmalarına rağmen kendilerini esefle ve nefretle kınıyorum. Böyle acımasız  insanlar benim o güzel köyümde parmakla sayılacak kadardılar.  Şaban aga 50’li yılların sonunda bir kış sabahı koğuşlandığı bir samanlıkta o cesedi bulunmuştu. Ona yapılan eziyetlerden atılan o dayaklardan ebediyen kurtulmuş oldu. Kendisini hala aynı acımalı duygularımla rahmetle anıyorum….30.01.2014. Arkası yakında…..

    YAZI NO: 6

     Bu yazımda size Karagözköylü Opiti Hüseyin’den bahsedeceğim.

      Opiti Hüseyin, Karagözköyün bir maskotu idi. 1924 yılında fakir bir ailede Amiş Hasan’nın birinci eşinden zihin özürlü olarak dünyaya geliyor. Konuşma özürlü, beyni az gelişmiş hayatı boyunca çocuksu kalmıştı. Opiti lakapını da opiti sözcüğünü çok kullanmasından almıştır. Harkesin  zor anlayabileceği, kendine ait bir dille konuşuyordu. Sağ kolu biraz az gelişmiş, fakat sol kolu çok güçlü idi. Ona sataşanlara sol kolu ile yanıt veriyordu. Sataşanlarda özellikle çocuklardı. Onunla alay ediyorlar, onu kızdırmakta zev alıyorlardı. Kendini savunmak için sol kolunu kullanarak, sataşan çocukları var gücüyle kovalıyordu. Hüseyin aga çok küçük yaşta annesini kaybettikten sonra, fakirlik yüzünden çocukluğu çok bakımsız geçiyor. Ona baba annesi bakıyor. Baba annesi 1930’lu yıllarda dedemle üçüncü eşi olarak evleniyor. Hüseyin agayı da beraberinde bizim eve getiriyor. Çocukluk yılları tamamen bizim evde geçiyor. Babamda, amucamda özürlü olduğu için  ona kendi kardeşleri gibi bakıyorlar. Dedem ile baba annesi çok az bir zaman beraber kalıyorlar. İkisi de vefat ettikten sonra Hüseyin aga 8-10 yaşında babamla amucamın üstünde kalıyor. 1950’li yıllara kadar bizde kalıyor. Ben bizde kalmasının son yıllarına erdim. Özürlü ve çocuksu olmasına rağmen onu sofradan hiç ayırmadılar. Aynı sofrayı aile ferdi gibi yıllarca paylaştılar. O zamanlar aile durumumuz çoy iyi idi. Yıllarca Hüseyin aga nasıl tereyağınla fırından taze çıkmış somun ekmeğini yediğini her fırsat bulduğunda kendi dilinde anlatmaya çalışıyordu. 1956 yılında Hüseyin agayı Şumnu köylerinden zihin özürlü 1940 doğumlu Zeliha isminde bir kızla everdiler. Konu komşu yardımıyla düğününü yaptılar. Belediye yardımı ile onlara bir katlı iki odadan olan bir ev yapıldı. Ölümüne kadar bu evi kendi anlayışlarına, özürlü olmalarına rağmen, şartlarına göre mutlu bir hayat yaşadılar. 1968 yılında biri erkek diğeri kız ikiz çocukları dünyaya geldi. Çocuklar gayet normal ve sağlıklı idiler. Kendileri çocukları sağlıklı bir şekilde yetiştiremiyecekleri için devlet tarafından daha doğum evinden evlatlık olarak verildiler. Kız Kınalı köye, oğlan da Duran köye evlatlık olarak  verildi. 1985 yılında Zeliha abla vefat etti. Cenazesine tüm Karagözköylüler katıldı .Çok kalabalıktı. Cenazede Hüseyin aganın ağlamaları hala gözümün önünde. Hillesiz içinden bir çocuk gibi ağlıyordu. Yıllarca aynı yastığı paylaştığı can yoldaşını kaybetmişti. Kendi dilinde ağıtlar yakıyordu. ‘’Lele ditti bende didicem’’ Zeliha gitti bende gidecem demek istiyordu. İndiği mezardan çıkmak istemiyordu. Benide beraberinde gömün mezara diyordu. Bir sözle can yoldaşınla beraber ölmek istiyordu. Büyük çabalarla kendisini mezardan çıkmasını sağladılar. Opiti Hüseyin anlaşmak için her kelimeye ve isime kendi diline göre bir şey uydurmuştu. İsimlerden Ahmet ve Hüseyin (İsin) isimlerini düzgün telafuz ediyordu. Amuca oğlu Recep agama ve bana eşme, kardeşim osmana (dada) yani bebek, amuca oğlu Amiş Sabri’ye Lülü, Naime(Yaneme). Herkese kendine göre isim uyduruyordu. Onun dilini Amiş Sabri ve Camcı Aliş, onun telafuz etiği gibi konuşuyorlardı. Ben bütün konuştuklarını anlıyordum , bazı kelimelerini ve isimleri talafuz edebiliyordum. Bizde büyüdüğü için babamı çok sesliyordu. Babam ona şaka yapmasını çok severdi. İsmi Hüseyin olduğu için babam ona daha küçük yaşta Bulgar ismi (Hristo) koymuştu. Köyde ona çoğu Hristo diye hitab ediyorlardı. Ne tesadüftür ki 1985 yılında ismi Hristo olmuştu. Babam da Hüseyin olduğu için onun Bulgar ismi de Hristo oldu. O zaman ben de babamla dalga geçmeye başladım. Sen Opiti Hüseyine Hristo ismi koydun bak sana da aynı ismi koydular diye. Opiti Hüseyin Karagözköy’ün maskotu gibi idi. Onunla dalga geçerledi, fakat onu herkes severdi. Yıllarca köyün ramazan davulculuğunu o yapmıştı. Köyde ramazan fitreleri, sadakaları ona verilirdi. Çok ödlek olduğu için , ramazan ayında geceleri davul çalarkan gençler onu ürkütmek için beyaz çarşaf örtünüp onun yolunu keserlerdi. O da korkuya kendini kurtarmak için ilk rast geldiği eve dalardı. Hüseyin aga için o kadar çok şakalı anılar var ki yazdıktan sonra roman olur. Hüseyin aga 1997 ya da 98 yılında vefat etti. Buradan onu saygıyla anıyorum! 10.02.2014. Arkası yakında…

 

    YAZI NO: 7

   Karagözköyün ilginç isimlerinden birisi de Kazım Celil Pıstı. Kazım aga  Pıstı Celil hocanın ilk çocuğu olarak 1920 yılında dünyaya geliyor. Kazım aganın bu yazıda yer almasının başlıca nedeni, köyde herkes tarafından tanınan ve sayılan birisi olmaktı. Hiç okumamış olmasına rağmen çok bilgiliydi. Dünyada olan bitenleri devamlı izliyordu. Köy meydanında sivri zekası ve tatlı muhabetleri ile herkesi kendine celbediyordu. Onun olduğu yerde mutlaka sözde onda oluyordu. Kazım agayı 1950 yılından ölümüne kadar tanıdım. Aramızda sıkı bir de dostluğumuz mevcuttu. 1960’lı yıllara kadar uzun yıllar köyün yumurtacısı olarak çalıştı. O yıllarda para kıt olduğu için yumurta para yerini tutuyordu. Kazım aga para karşılığı köylüden yumurta toplayıp, her hafta sonu devlete gönderiyordu. Özel yumurta kamyonları geliyordu. Bizim nesilin de ilk kamyonla tanışması köye gelen yumurta kamyonları olmuştu.  Yumurta kamyonundan düşmedik çocuk parmakla sayılacak kadar azdır o zamanlarda.  Kamyonların büyük mahaleden kalktığı zaman çocuklar hemen arka kasanın kapağının üzerine çıkarlardı. Kamyon küçük mahale yokuşunu çıkarken gücü olmadığı için hızı biraz yavaşlardı. Düze çıkıncaya kadar herkes kendini yere bırakırdı. Kamyondan her atlayan mutlaka yüzü üstü düşer dizleri yüzü gözü yaralanırdı. O yıllarda bütün çocukların dizleri hep yaralıydı. Şimdi dönelim Kazım agaya. 1956 yılında köy kooperatifleri kurulduktan sonra 1960 yılında köy taş ocağında çalışmaya başladı. Uzun yıllar ölümüne kadar köyün ve kooperatifin taş ihtiyeçlarını hep o sağlamıştır. Köy taş ocakları köyün kenarında ‘’Keklik’’ ve ‘’Kanara’’ başı denilen mevkilerde idi. Kazım aga az öncede söylediğim gibi köy meydanının değişmez sözcüsü idi.  Her konudan mutlaka haber verirdi. Aklımda ondan bir anekdotu hatırlatmak istiyorum. 1970’li yılları başlarında köy meydanında 6 mayısta hıdrellez günü idi. Mahale çobanları tutuluyordu. Çobanlar o zamanlar 6 ayda bir tutuluyordu. 6 mayıs ve 8 kasım. O yıl çobanlar fazla para isteyince Kazım aga hemen işe el koydu ve dedi ki: - Arkadaşlar çoban tutmuyoruz. Halk arasından hemen tepkiler geldi. Peki koyunları ne yapacağız ?. Kazım aganın köylüye cevabı hazırdı, satacağız!. Köylüden bu defa yine tepki:- süt, et ve yün nereden bulacağız koyunları sattıktan sonra ?. Kazım aganın cevabı yine hazırdı. Köylüye şöyle seslendi ,  Arkadaşlar İstanbul, Paris, Nüyork, Moskova, Londra, Tokyo v.s. bu şehirlerde milyonlarca insan yaşıyor . Onlar koyun mu bakıyorda, süt, et yiyiyorlar ? Satın alıyorlar. Bizde satın alacağız dedi. Her mevzuya hemen bir cevap buluyordu.Bu anlatığım yalnız bir tanesi. Kazım aga 1975 yılında kalp krizinden vefat etti. 4 kız 5 çocuk babası idi. Bu vesile ile onu buradan rahmetle anıyorum ! İbram Kunduracı,20.02.2014. İstanbul. Arkası yakında !.....

     YAZI NO: 8

    Sevgili dostlar bu yazımda Karagözköde 19 yüzyılın sonlarında ve 20’ci yüzyılın 50’li yıllarına kadar ikamet etmiş iki enteresan isimden bahsedeceğim. Üsref ağa ve Gogoy Ahmet aga. Benim çocukluk yıllarıma denk gelmişti onların yaşlılık dönemi. Ama yaşlılardan onların hakkında ilginç hikayeler dinlemiştim. Her ikisi de gençlik yıllarında ailelerini çobanlık yaparak geçimini sağlıyorlarmış. Üsref ağa  aynı zamanda köyün ramazan davulculuğunu yapıyordu. Kenisinin uydurduğu manileri de söylüyordu. Ramazan ayında arife günleri hane hane davul çalarak hakkını topluyordu. O zaman para olmadığı için insanlar Üsref ağaya elinde ne varsa veriyorlardı. Yumurta, un, bazı yiyecekler de veriyorlardı. Para yok dedim para vardı ama zengin insanlarda.Fakir insanlar o zaman para yerine yumurta satıyorlardı. O yılları gayet iyi hatırlıyorum. Bazı yazılarımda bahsetmiştim. Üsref ağa o zamanlar müzisyenler olmadığı için çocuklar köy odalarında toplu halde sünet olurken onlara davulunu çalarak maniler söylüyordu. Üsref ağa Aşık İbram aga ile kardeş idiler. Aşık İbram da espirileri ile köyde kendinden bahsedilen birisiydi. Üsref ağa, Gogoy Ahmet ve Aşık İbram çok mert insanlardı. Aşık İbram 1’ci dünya harbinde Hamit ağa ve Hallerin İbram ağa ile 3 yıl hiç izine gelmeden savaşıyorlar. O zamanki rivayetlere göre asker şinelleri mermilerden delik deşikmişler. Üsref ağa ile Gogoy Ahmetin ilginç bir hikayesini anlatacağım. Olay onların gençlik yıllarında 1920’li yılarda vuku buluyor. Köy çobanlığı yapıyorlarmış. İkisi hiç ayrılmıyorlarmış hep berabar koyunlarını güdüyorlarmış. Tam da Bulgar faşizmin en gaddar yılları. Türklerin en baskı gördüğü yıllar. Koyunlarını Almalıkulak ve Sızıntı dediğimiz ormanlarda güdüyorlarmış. Öğle vakti koyunları şimdiki Hafızın çeşmesinin olduğu yerde kaynak varmış . Orada koyunları sularken Demirciler köyünden Bulgar asıllı bir korucu onlara hergün bazı işkenceler yapıyormuş. Mert olmalarına rağmen devlet korkusundan korucu tarafından yapılan işkencelere dayanmak zorunda kalıyorlarmış. Korucu onların önüne bir taş atarak bu ne diye soruyormuş. Onların cevabı taş olduktan sonra , korucu ne taşı bu tuz dermiş ve çalarmış dayağı. Korucu dayak attıktan sonra yine aynı soruyu soruyormuş, onlarda bu defa tuz diye cevap verince, korucu taştan tuz olur mu diye yine dayak atmaya başlıyormuş. Bu böyle günlerce aynı şekilde devam ediyormuş. En sonunda canlarına tak demiş. Bir gün korucu onları aynı yerde yakalamış ve aynı sorular başlamış. Bunlar taşa tuz dedikten sonra korucu tam dayak atmaya başladıktan sonra Üsref ağa ayağının altına alıyor kurucuyu ve dövmeye başlıyor. Korucuyu iyice hırpaladıktan sonra bu defa Gogoy Ahmet Üsref ağayı ayanın altına alıp döğmeye başlıyar. Üsref ağa şaşırıyor ne yapıyorsun sen diyor. Gogoy Ahmet ona sende bu kadar cesaret vardı da niye bu kadar daya yadik demiş. Ondan sonra korucu onların yanına hiç uğramamış. Buradan bu Karagözköyün mert insanlarını rahmetle anıyorum. İbram Kunduracı, 03.03.2014, İstanbul. Arkası yakında !!!........

    YAZI NO: 9

 Sevgili dostlar bu yazımı 25 mart 2013 yılında aniden kaybetiğim bir tanecik kızım HALİME’’nin ölümünün birinci yıl anısına adıyorum. Bu yazıda onun için bir kitap yazma hazırlığında yazdığım yazılardan bazı alıntılardan söz edeceğim. Ağırlıklı olarak  onun okuma sevgisinden bahs etmeye çalışacağım. Halime inanılmaz derecede zeki bir çocuktu. İlk okuldan üniversiteye kadar bütün okulları yüksek başarıyla bitirmiştir.  Benim kendi özel kütüphanem olduğu için daha ilk okul sıralarında ondan çok çok daha yaşlıların hiç duymadığı kitapları okumaya başlamıştır. Burada bir parantez açıp kütüphane için birkaç söz etmeye istiyorum, kütüphanemde 5000 kitabın üzerinde ayrı ayrı mecumalar dergilerle bu sayı on binin üzerindeydi. O zamanın ünlü haftalık dergisi BTA paraleli ilk çıkışı 1965 yılından 1990 yılına kadar eksiksiz bütün sayılar mevcuttu. Çünkü köyde tek abonesi bendim.Halime onları satır satır hepsini defalarca okumuştur. Sinema dergileri sanat, teknik dergilerde binlerce mevcuttu. Kitaplar dünyanın en iyi yazarlaına aitti. Viktor Yugo, Aleksandar Düma baba ve oğula ait tüm eserler, Stendal, Djek London, Gi de Mopasan, Servantes, Karl Mayn, Lev Tolstoy, Mihail Şolohov, Emil Zola,Onore de Balzak,Çarls Dikens,Jul Vern, Gustav Flober, Koliyn Makkoliyn, Margaret Miçhel, Agata Kristi, Mario Puzo, bunlar şu an aklıma gelen ünlü yazarlar. Bulgar edebiyatının bütün eserleri, Rus yazarlarının çoğunun eserleri mevcuttu. Halime ilk okula giderken ilk okuduğu kitap Robinzon Kruzo Daniel Defo’nun eseri. Çocukların ilk okuduğu kitaplardan bir tanesi. Halime orta okulda okur iken en çok kitap okumuştur. Çünkü kütüphane ayağının altında idi. Onu çocuk yaşlarda 13/14, en çok etkileyen kitap ünlü Amerikan yazar Margaret Miçhel’in ‘’Rüzgar gibi geçti ‘’ eseri olmuştu. O kitabı ben onun tavsiyesi üzere okudum. Oradaki Skarlet karakteri onu çok etkilemişti. Daha sonra Skarlet rolünde Vivan Li ve Klark Gable’nin 1939 yılında çektikleri filmi de hep beraber seyretmiştik. Halime o yıllarda 1982-85 yılları arasında inanılmaz derecede çok sayıda kitap okumuştu . o kitaplardan bazıları aklımda kalanlar: ‘Kuşlar yalnız ölür’ Koliyn Makoliyn, ‘Baba’ Mario Puzo, ‘Kontes Monte Kristo’ tüm eser, !Kraliçe MargotAleksandar Düma, ‘Parm Manastarı’, ‘Kırmızı ve Siyah’ Stendal. Bulgar edebiyatının okul gereği bütün eserleri tek tek okumuştu. Lisede yüksek derece puan aldığı için Bulgar edebiyatından ve tüm derslerden sınava girmeden diplomasını almıştı. Halime binlerce kitap okuduğuna rağmen, kitapları hiç yıpratmadan katlamadan okurdu.Kitaplar hepsi Bulgarca idiler. Çok sayıda Türkçe kitaplarım vardı.Nazım Hikmet’in tüm eserleri hem Türkçe hem Bulgarca.Sabahatin Ali’nin en iyi eserleri’Kuyucaklı Yusuf’,’İçimizdeki şeytan’ ve tüm hikayeleri, Tevfik Fikret’in,Aziz Nesin’in, Fakir Baykurt v.s. Halime lise yıllarında kendi kendine Türkçe okuma ve yazmayı öğrendi. Onun okuduğu kitap okunmuş mu okunmamış hiç anlaşılmazdı. O kadar temiz okurdu. Kütüphanemde ne tesadüftür hiç masal kitabı yoktu. Halime hayatında masal kitabı hiç okumadı. Masala hiç inanmazdı. Her zaman gerçeklere inanırdı. Halimeyi 1980’li yıllarda Bulgaristan televizyonda gösterilen anlamlı diziler çok etkilemişti. Mesela bir Fransız dizisi Mari Joze Nat’ın oynadığı ‘Roznbergler ölmesin’ O film ikimizi de çok etkilemişti. Hobi olarak 15 yıla yakın sinemacılık yaptığım için Halime inanılmaz sayıda film seyretmişti. Çok genç yaşlarda inanılmaz bir genel kültüre sahipti. Benim de genel kültürüm çok iyi olduğu için Halimeyle sohbet etmekten inanılmaz zevk alıyordum.Yıllarca hobi olarak profesionel makinelerle fotografçılığı A-Z ye kadar yaptım. Halime  Fotografçılığı da çok iyi öğrenmişti. Bütün resimleri o basıyordu.Halime Türkiyeye geldikten sonra da kitap okumaya aynı tempoda devam ettti. Bana doğum günlerimde kitap hediye ediyordu. Turgut Özakman’nın ‘Çılgın Türkler’ kitabını ilk çıktığında hem kendisine almış hem bana. Atatürkün ‘Nutuk’ kitabını da ilk çıktığında ikimize de almıştı. Ayşe Kulinin bütün eserlerini okudu. Çantasında her zaman kitap taşırdı. Üç gün hasta yatağında ölümünden önce son iki kitap okumuş. Yastığının altından çıktı. Hayatının 40 yılını ölümüne kadar kitap okuyarak geçirdi. Onun ölümüne doktorların Lösemi teşhisi koyduklarına asla inanmıyoruz. Ölümünden 1 kaç sat önce aldıkları kan örneklerinden hiçbir labaratuardan incelenmeden Lösemi teşhisi konuldu.Çok yakından tanıdığımız ünlü tıp Profesor, Doçent ve uzman doktorların da onun lösemi olduğuna inanmıyorlar, Çünkü kan kanseri teşhisi koymak için bir çok labaratuardan geçmesi incelenmesi gerekiyor . Bu da uzun bir zaman alıyor. Benim inancım onun ölümü kalpten. Yirmi yıl Bilgisayarla çalıştı,40 yıl hep okudu. Hatta ölümünden az bir zaman önce sanki yorgun gibi görünüyordu. O büyük beyni ve minnacık kalbi bu yükü taşıyamadı. Tam teşhis konulması için ben otopsi yapılmasını istemedim. Yerine doğduğu gibi gitmesini istedim. O nazik ,zarif bedenin parçalanmasını arzu etmedim. Otopsi yapıldıktan sonra geri mi gelecekti. Bu yazıyı okurken bana mutlaka bir  soracağınız soru var. O da peki kütüphanedeki kitaplar ne oldu diye. Ben o eşsiz değerli kitapları 20-25 yılda bir sermaye harcayarak edindim. 1989 yılında o büyük kaos(göç) esnasında çok yakın bir dostumun sayesinde büyük bir karambola düştüm. O vakit herkesin psikoljisi yıllarca edindiği malı mülkü, parayı boşuna saçma peşindeydi. Gözümden çok koruduğum kitapları o yakın dostumun aracılığı ile Razgrattan bir sahtekara kaptırdım. Kitaplarımın hepsinde bana ait kaşe ile kaşelenmiş numaralanmıştı. Klasörde yazılı idiler. Benim niyetim Razgrat Kütüphanesine hediye etmekti. O sahtekar da bana işler biraz kaostan çıktıktan sonra kütüphaneye teslim edecekti. Razgratlı sahtekarın ismi İvan önceden hiç tanımadığım birisi. Dostum da hayatta olmadığı için ismini kendime saklıyorum. İsmini söylersem cevap hakkı doğacak. Onun için isim vermiyorum. Kitapları da vereceğime evdekilere özellikle Halime’ye hiç danışmadım. Adamlar temuz sonu 1989’da kamyonla bize geldiler bir kamyon kitap kendi elimle teslim ettim. Hayatımda Halimeyi çok derinden üzdüğümü anladım. Kitaplara iki gün göz yaşı döktü.  Çok büyük bir hata yaptığımın farkındaydım. Kamyonun evden çekilmesi ile pişman oldum fakat iş işten geçmişti. Kitapların değeri belki de bir ev parası kadardı belki de daha çoktu onu bilemem, fakat bir şeyi çok iyi biliyorum. 1995 yılında Bulgaristana gittikten sonra Razgrad pazarında biri kara borsa kitap satıyordu. Bende kitap gördüm mü hemen ilgilenirim. Kitapları satanı tanımıyordum. Kitapları daha gördükten sonra anladım benim kitaplaım olduğunu, çünkü öyle değerli kitabı bir araya toplamak hayatta mümkün değildi. Emin olmak için bazı kitapları karıştırdım 13’ci  sayfalara baktım benim kaşem vardı. Kuralara göre kaşe 17 sayfada olması gerekiyor. Bana hayatımda hep uğursuzluk getiren doğum günüm 13’ü seçtim. Kitapları fiyatının 20-30 kat fazlasına satıyordu. Kitapları kapışıyorlardı. Kitaplardan birileri çok yararlandı mutlaka. Bize de yıllarca o kitaplara harcadığımız para ve o kitaplardaki bilgileri beynimize koyduğumuz kaldı. Bu yazıyı yazarken iki kat üzüldüm Birincisi dünyada en değer verdiğim insanı  ve yarım ömür toplamaya çalıştığım kitapları bir anda kaybetiğimi. Her ikisi de aniden oldu. Sözün bitiği yer. İbram Kunduracı 25 mart 2014. İstanbul. Arkası yakında !!!.....

 

     YAZI NO: 9 (yazı no 9’un Bulgarca çevirisi)

   Скъпи приятели тази статия посвещавам в памет Една годишнина от внезапната смърт на единственната ми дъщеря ХАЛИМЕ НА 25 МАРТ 2013 ГОДИНА. Това са извадки от не издадената книга, която съм посветил за нейния кратък но изпълнен с невероятен успех,  От начално до висше образование завършени с висок успех. Тук предимно ще споменя за нейната невероятна страст към книги и четене. Беше много умно дете/ Единственното и удоволствие да чете. В годините когато живяхме в България притежавах много богата лична библиотека с над 5000 книги от най известни световни писатели като? Виктор Юго, Александар Дюма баща и син, почти всички произведения, Стендал, Густав Флобер, Сервантес, Ги де Мопасан, Емил Зола, Джек Лондон, Джул Верн, Карл Май, Агата Кристи, Оноре де Балзак, Чарлз Дикенс, Лев Толстой, Михаил Шолохов, Горки, Николай Островски, Колийн Макколийн, Маргарет Митчел, Марио Пузо, тези писатели само някои които са останали в паметта ми, Притежавах почти цялата българсака литература и доста произведения от руската литература. Не възможно тук да ги описвам всики писатели на които им произведения притежавах. С най различни списания и други книжа броя на книгите надминаваше десет хиледи броя. Популярното за времето седмично списание БТА паралели от първото си издание до края на 1989 година като абонат без прекъсване 25 години съм получавал. Всички броеви бяха запазени и подредени по години и месеци. Халиме почти всички списания е прочела до  последна думичка. Всички книги бяха на български език. Имах доста книги на турски език като всички произведения на световния известен поет Назъм Хикмет на турски и български език. На Сабахатин Али, Азиз Несин и др. Първата книга която прочете Халиме е Робинзон Крузо на Даниел Дефо беше 3 или 4 клас. На 10=12 годишна възраст прочете много известната книга на Николай Островски (Как се каляваше стомана). Също така на 13 годишна възраст прочете светоно известната книга на Американскта писателка Маргарет Митчел (Отнесени от вихара). След години заедно гледахме филма на едноимения роман сниман през 1939 година с участието на Вивиан Ли и Кларк Габле/ Нея много влия съдържанието на филма особенно героинята Скарлет в изпълнението на Вивиан Ли. Тя много се влия от тогава по Българската телевизия излъчван Френския тв сериал (Розенберг не трябва да умре) Особенно адвоката Блок с толкова усилия положен от него за да ги спаси Розенбергови от смъртна присъда на електрически стол но уви не можа. След като гледа този филм Халиме цял живот мечтаеше да стане адвокат. Но обстоятелствата не и позволиха да сбъдне нейната мечта. Халиме най много книги прочете по време на прогимназия. Беше достъпно до книгите. През това време прочела (Граф Монте Кристо), (Кралица Марго) и др. На Александар Дюма. (Пармският манастир) и (Червено и черно) на Стендал, (Птиците умират сами) на Колийн Макколин, Почти всички произведения на Агата Кристи, (Кръстникът) на Марио Пузо. Това са само една малка част от книги които са останали в паметта ми. Като ученичка в прогимназия и Икономически техникум прочела почти цялата Българска литература. Тя прочела Капиталът на Маркс.За възнаграждение от придобитото знание е освободена от държавен изпит както от всички други предмети така и по Българска литература. Халиме повечето книги от личната ми библиотека е прочела. По нейна препоръка съм чел някои книги. Аз също съм чел много книги но не е колкото тя. За нея лоша книга нямаше. Каквото намери четеше. Най дебелите книги за няколко вечери прочиташе. Предимно нощно време до късно четеше. По време на прочит тя изобщо не прегъваше книгите, колкото да е дебела книгата. Беше изключителна старателна. За толковао кратко време от живота си можа да добере толково много работи. 20 години училище 20 години работа предимно на компютър и две деца които учат в гимназия. Трудовия и стаж за пенсия  стигаше, трябваше и две години да чака. 23 години както живее в Турция. Прочела е безброй книги на турски език. След смърта и под възглавницата стояха две дебели книги. На смъртното легло пак продължила да чете. На 22 март2013 разболя. Първо време казаха че е бил Грип. Третия ден на 24 март лекарите от следвания кръв 2 час пред смърта и казаха, че  е била Левкемия и остава няколко часа жижот. През ноща на 25 март 0.30 часа почина. Аз абсолютно не вярвам, че е левкемия. За да се докаже ,че е левкемия кръвта трябва да се следва   в специални онкологически лабаратории. Лекарите за да се отърват лесно изписха за нула време епикриза за левкемия. След смърта и консултирах с близки познати медици Професори, доценти и дългогодишни лекари специлисти. Всичките са  на моето мнение. Не се съгласих за аутопция. Не ми позволи съвеста  да режат на парчета дъщеря ми на която не съм и докосвал с пръст. Както се родила така да си отиде. Халиме беше с невероятна всестранна развита култура. Да разговаряш с нея, предоставя ти удовоствие. Тя почина не от левкомия а от сърце. Не издържа нежното мъничко сърце интензивен умствен товар за това кратко време. Тя беше изключителна скромна много добрадушна и вечна усмихната и много обичана от познати и роднини. Преди да довърша тази статия сто на сто знам че ще ми зададете следния въпрос. За съдбата на книгите. За книгите за 25 години съм изхарчил цяло състояние. През лятото на 1989 година по времето на големия хаос паднах в карамбол. Чрез съдействието на мой близък приятел не му споменавам името , понеже преди години почина. С един мошенник от Разград казваше се Иван ма излъгаха. Аз книгите мислех да ги подаря в Разградска окръжна библиотека. Цял камйон книги натоварих. Тогава за първи път от живота си обидих Халиме. Цели два дни плака за книгите. Тогава беше голяма офанзива. Нещата като успокоят гореспоменатия мошенник щеше да ги предаде книгите в библиотеката. През 1995 година когато за първи път посетих Разград. На градския пазар един на черна борса продаваше книги. Още като видях книгите разбрах, че са мои книги. Толкова ценни книги човек не възможно да събере на едно място. За да се уверя , че са мои книги поразлстих няколко книги. Мойте книги на всяка 13 страница имаше библиотечен номер и печат на мое име. 13 число е моята рождена дата, бинаги е ми носело нещастие. Човека ги продаваше по 20 =30 пъти по скъпо. По време на това писане ми прилошя още веднаж. Първо загубих най ценното си същество Халиме и от нея най много обичани книги.25 март 2014 Истанбул.Скъпи приятели над 20 години живея в Истанбул, освен интернет и телевизия рядко се общувам с приятели българи, вероятно може да съм допуснал някои правописни грешки, за това Ви моля вашата прошка. С най дълбоко уважение !

 

     YAZI NO: 10

   Behçet Akgül

Saygıdeğer misafirlerimiz ve kıymetli dostlarımız ,bu gün merhume Halime kızımızın anma törenine ve ardından okunacak olan mevlidine ailesi adına hepinize hoş geldiniz diyorum ve onların tavsiyesi üzerine Halime için sınıf öğretmeni olarak birkaç hatıramı sizlerin dikkatinize sunmak istiyorum. Halime’yi 5 sene ben sınıf öğretmeni olarak okuttum ve bu beş sene esnasında Halime hep birinci sırada oturuyordu. Matematik dersinden çözemediği hiç bir soru yoktu.Lise sınavlarını kazanacağından emindim fakat Razgrat sancağında okulda en yüksek puanı alacağını ve listede ilk sırada olacağını bilmiyordum. Onun bu başarısına anne ve babası kadar ben de sevindim. Okulda Halime’nin hiçbir arkadaşınla dargın olduğunu hatırlamıyorum. Devamlı dengeli,arkadaşlarına yardım eden ve sınıf birliğini sağlayan bir öğrencimdi.Öğleden sonra iyi öğrenci olmasına rağmen yine hazırlık için okula geliyordu,anne ve babası çalıştığı için,fakat bu en çok rahmetli Hüseyinof’un işine geliyordu ,çünkü Halime bütün ev ödevlerini tahtada özüyor ve arkadaşlarına çözümlerini anlatıyordu. Okulda eğitim ve öğretimde gösterdiği iyi davranışlarından dolayı uluslar arası kamplara gönderilmişti. Onları her yıl birer haftalık Bulgaristan gezilerine götürüyordum.Veli toplantısında gezi konusunu açtığımda ilk Saniye ablamla Kadriye ablam onayını veriyorlardı “onlar için çalışıyoruz,gitsinler , görsünler” dedikleri zaman diğer veliler de destekliyordu.Bu geziler esnasında bir hatıramı anlatmak istiyorum. Kızım üçüncü sınıftı Halime’ lerle beraber onu da götürdüm ve şehirler içinde beraber geziyorlardı. Beni veliler uyarmıştı bol para verdik ama yalnız dondurma yemesinler hastalanırlar diye. Halime ve Ayla’nın dikkatini çekmiş ben kızımın her istediğini yerine getiriyorum ve hep “tamam” diyormuşum.Onu benim yanıma gönderip “baba ben dondurma alacam TAMAM MI” diye sordurmuşlar. Ben de tamam demişim. Bir kaç dakika sonra baktım hepsi birer dondurma almışlar dondurma yiyorlar.Ne bu sizden diye darılacaktım ,” ama öğretmenim biz Ayşeyi gönderdik izin alması için siz de “tamam” dediniz,oysa ben ne için tamam dediğimin farkında değildim. Yine 1989 yılında biliyorsunuz göç esnasında bazı köylülerimizin çocukları askerdi gelemediler, Saniye ablam da onlardandı,geldiğinde Celil dayılarda kalıyordu,aradan bir ay geçti,Saniye ablam beni sokağa çağırdı,”kimseye söyleme ben Bulgaristan’a gidiyorum, Halime’yi alacam gelecem,İbram aganla İlhan isterlerse gelsinler ama ben Halimeyi getirecem “ dedi. Bir miktar para biriktirmişti ,yarısını bana verdi ve hiç vakit kaybetmeden yola çıktı. Aradan 1 hafta geçmedi hakikaten Halime’yle beraber geldi ve aynı yıl Halime velevki Türkçe eğitim görmemiş sınavları kazandı ve başarıyla mezun oldu.Halime için anlatılacak çok şey var fakat bunları başka zamana bırakalım veya siz beraber toplandıktan sonra onun için anlatın ben yalnız şunu söylemek istiyorum.Onunla çok sık görüşüyorduk ve hastalanmadan 3 gün önce yine anne babasına ailecek gelmişlerdi. Muhabbetimiz esnasında bana ”hocam 2 yılım kaldı emekli oluyorum” dedi,ben de “ dur ya ,ben kızını okuttum,seni okuttum annenle babanı da okuttum hala emekli olamıyorum ,sen dünkü daha emekli olacaksın” diye şakalaştık. O görüşmemiz bizim Halime’yle son görüşmemiz oldu. O 25mart gecesi saat 00,30 hiç unutamaycam,İbram agam bana telefonla o kara haberi verdi ve o tarihten sonra günleri tekrar saymaya başladık 7gün,40gün 52gün derken artık bir yıldır hayatımız Halime’siz devam ediyor.Merhume Halime,nur içinde yatsın,Allah rahmet eylesin,kalanların başı sağ olsun. Onun için okunan mevlit ve dualarımızı Allah kabul etsin. 23/03/2014 .BEHÇET AKGÜL,İstanbul, Firuzköy. Arkası yakında !!.....

     YAZI NO: 11

  Karagözköyde ana okulu ilk defa 1950 yılında açıldı. Ben köyde ana okula ilk başlayanlardanım. İlk öğretmenlerimiz o zaman orta okuldan yeni mezun olmuş, Kadriye Yusufova, Saniye Salimova ve Selime Hüseyinova Çırnalı bizim ilk ana okul öğretmenlerimizdiler. Eylül 1953 yılında ilk okul 1’ci sınıfa başladım. 1946 doğumlu çocuklardı. Aynı zamanda sınıfta kalmış 1-2 yaş büyük okul arkadaşlarımız da vardı. Bu yazımda yalnız 1946 yılı doğumlular için bahsedeceğim. İsim isim şu arkadaşlarımızla 1’ci sınıfa başladık. Ben 1.İbram Hüseyinof Kunduracı, 2.İbrahim Mehmedof Kerim Çavuş,3.Yusuf Hamidof Talibof,4.İsmail Ahmedo Göç,5.İsmail Mustafov Pehlivanof,6. Rujdi Ahmedof Kurof,7. Ali Aliev Aşık,8.Ali Halimov İbişev,9.Mehmet İsaev Madan,10. Sadulla Rahimov Madan, 11.Hılmi Yusufov Tapı, 12.Ahmet İsmailof Kara Hasanov, 13.Ahmet Hasanov İslamov,14.Zeliha İbrahimova Karaahmet, 15.Emine Kerimova, 16.Ayşe Basrieva Partel, 17.Emine İsmailova Mehnedova Hatip, 18.Emine Mehmedova Topal, 19.Hatice Hasanova Hasan Hoca, 20.Nazife İsmailova Çoban, 21.Nebiye İbrahimova Topal, 22.Şükriye Mehmedova Çökelek.23. Emine Mehmedova Çoban.Cemile Mustafa Üsrefova, Nazie Salimova Kambes, 1946 doğumlular 25 kişi idik. Sınıfta kalmış bizden bir iki yaş büyük arkadaşlarla 29-30 kişi idik. Sınıf öğretmenimiz Kınalı köylü İsa öğretmendi. İsa öğretmen orta okuldan mezun olmasına rağmen çok iyi bir öğretmendi. Bizim 1’ci ve 2’ci sınıf öğretmenimizdi. Onun sayesinde ben ve birkaç arkadaşım 1’ci sınıfta yeni yıla kadar alfabeyi öğrenmeyi başardık. Ben gazete kitap okuyabiliyordum. Şu an okumayı nasıl öğrendiğimi bile hatırlamıyorum çünkü çok çabuk söktüm. Sınıfın en çalışkan talebeleri Yusuf Hamidof, Zeliha İbrahimova,Emine Kerimova ve bendim. Onlar bendan daha çalışkandı özellikle Yusuf. Onlar bütün dersleri ezberliyorlardı, Çok çalışıyorlardı. Ben hayatımda bir tane şiir sonuna kadar ezberlememişimdir, en çok iki kıta öğrenmişimdir. O zaman öğretmenler çalışkan talaebelere ezber şiirleri sonuna kadar okutmazlardı,bütün şiiri ezber bildiğimizi sanıyorlardı. Öğretmenler zayıf talebelerle uğraşıyorlardı. Ben çoğu zaman notlarımı oturduğum yerden alıyordum. Öğretmen soru sorduğunda ben bütün soruları daha öğretmen dersi anlatığında öğreniyordum. Ders çalışma gibi bir sorunum yoktu. Her şeyi bellemekle yürütüyordum. Bütün okul hayatım hemen hemen öyle geçti. Okula çoğu zaman bir defterle gidiyordum onu da not almak için. Zeliha ve Emine hem akrabam hem komşumdular. Onların gün boyu çalıştığını gördükten sonra insanın okula gitmesi gelmiyordu. Yusufa gelince. Yusuf annem tarafından çok yakın akrabamdı. Yusufun ailesi muhafazakar ve dindar olduğu için çok terbiyeli ve aşırı çalışkandı. Annesi hafız olduğu için muhakkak o yaşına göre çoğu duğaları ezberine biliyordu. Benim öyle bir gayretim yoktu, çünkü anlayış tarzım farklı olduğu daha küçükten belliydi. Hayatım boyunca da hiç değişmedi. Yusuf 1’ci sınıfın son aylarında amansız bir hasatlığa yakalandı ve 1 ay içinde bu dünyadan çok küçük yaşta göç edip gitti. Eminin Yusuf yaşasaydı o çalışkanlığı ve terbiyesi ondaykan çok yüksek mevkilere ulaşırdı. Yusufun ölümü 1954 yılının bu ilk bahar ayları idi. Ölümünün 60’cı yılında kendisini saygı ile anıyorum. Ne tesadüftür 3’cü sınıf öğretmenimiz Ahmet Con ve 4’cü sınıf öretmenimiz Şaban hoca da Kınalı köylü idiler. Üçü de çok iyi insanlardı. Sivil hayatımda da çok iyi dostlarımdılar. Şu an üçü de bu dünyadan göç etmişlerdir. Onları da en içten saygılarımla anıyorum.Orta okul 7’ci sınıfta 1959/60 yılında 13 kişi olarak bitirdik: 1.İbram Hüseyin Kunduracı,2.İbrahim Mehmedof Kerim.Çavuş,3.Mehmet İsmail topça-1945,4.Hılmi Yusufov Tapı,5. Mümün Selimof-1945,6.Mehmet İbramof Hacı-1945,7. Zeliha İbrahimova, 8.Emine Kerimova, 9. Emine Mehmedova Topal, 10. Hatice Hasanova, 11.Selime Etemova-1945, 12.Hafize İbramova Çolak-1945,13. Nazife Yusufova Tapı-1945.Aramızdan ebedi olarak ayrılan 1946 doğumlu arkadaşlarımızın isimlerini yazarak onları en içten saygılarımla anıyorum:1.Yusuf Hamidof,2.İbrahim Mehmedof,3.Mehmet İsaef, 4. Sadulla Rahimov,5.Ahmet İslamov, 6.Ayşe Basrieva, 7.Emine Mehmedova, 8.Hatice Hasanova. 10.04.2014.İstanbul İbram Kunduracı. Arkası yakında……..

    YAZI NO: 12

    Önceki hatıra yazılarımda köy odalarından bahsetmiştim. Bu yazımda özellikle Rahmetli Çoban İsmail’in odasında yıllar önce bir hatıramı anlatmak istiyorum. Çoban İsmailin odası 1970’li yılların ortalarına kadar faliyete idi. Oda çok işlekti. Köy ihtiyarlarından başka yabancı köylerden de misafirleri hiç eksik olmuyordu. Ben her fırsat bulduğumda odaya uğramaya çalışırdım. Odayı ziyaret edenler arasında babam yaşlarında hatta daha yaşlıları da vardı. Oradaki ihtiyarların sohbetleri çok hoşuma gidiyordu. Herkes başından geçen enteresan olayları anlatıyordu. Anlatılan olaylar veya hatıralar hep eski yıllarda vuku bulmuş olaylardı. Ben o yılları yaşamadığım için bana çok enteresan geliyordu. Şimdiki aklım olsaydı o zamanlar mutlaka her akşam odayı ziyaret ederdim. Oradan çok öğrenecek bilgilere sahip olurdum. Şimdi yazmaya elimde çok malzeme olurdu. 1970 yılı başları idi bir öğle üzeri idi, odaya bir uğrayam dedim. Odada 8-10 ihtiyar vardı. Her birini çok iyi tanıyordum. Fakat oradaki ihiyarlardan birini hiç görmemiştim. Hoşbeşten sonra ihtiyarla tanıştım. 80-85 yaşlarında ismi Potur Yusuf, Kubadın’danmış. Yaşına göre beyni tam yerinde sohbetine doyulmayan birisi. Yusuf dedenin kendi ağazından çok maceralı bir gençlik geçirdiğini öğrendim. Potur Yusuf 1’ci dünya harbinde asker olarak savaşmış. Savaş esnasında esir düşüyor. Esir hayatı Yemen ve Hindistan olarak çok ülkede 15 yıla yakın geçiyor. Yusuf ağanın esir düştükten sonra çektiklerini şaşkınlık içinde dinlerken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamamıştım. O anılarını sanki yeni yaşamış gibi hiç eksiksiz anlatıyordu. Çok zeki ve bilgili birisi idi, zaten anlatma tarzından fark ediliyordu. Esir esnasında bulunduğu ülkelerin dillerini ana dili gibi öğrenmiş. Arapça,Hintçe,İngilizçe olmak üzere 7-8 dil biliyordu. Muhabbet esnasında çok yakın dost olmuştuk. O sohbetten sonra, çok istememe rağmen kendisi ile bir defa daha buluşma fırsatı bulamadım. Keşke onu o son görüştüğüm yıldan çok daha önce tanımış olsaydım, kendisinden çok şey öğrenmiş olurdum. Onun ölümünden sonra oğlu Ahmet aga ile tanıştım, yakın dost olduk. Kendisi Kubadın(Loznıtsa) APK’sında uzun yıllar Traktörcü olarak çalıştı. O da babası Potur Yusuf gibi çok zeki ve bilgili biririsi idi.Arakadaşları ve dostları arasında lakapı ‘’Deputat’’ olarak biliniyordu. Şu an hayatta olup olmadığını bilmiyorum. Hayatta ise uzun ömürler, hayatta değilse, babası ile ikisini de saygı ile anıyorum. 20.04.2014.İbram Kunduracı.İstanbul, arkası yakında…….

     YAZI NO: 13

    9 eylül 1944 yılından önce Bulgaristanda faşizm rejimi mevcuttu. O yıllarda rejime karşı herkes göz altına alınıyor, Kimisi idama, kimisi ölüm kamplarına, kimisi sürgüne gönderiliyordu. Rejime karşı gelenler genelde Bulgar asıllı gençlerdi. Türk asıllı Adil Derviş, Hüseyin Mutkof ve Ahmet Tatarof isimli gençler o mücadelede yer almış kişilerdi. Üçü de faşist rejimi tarafından 1942/43 yılında kurşuna dizilerek idam ediliyorlar. Benim yaşımda olan herkesin bildiği Lilyana Dimitrova 17 temmuz 1918 İstanbul doğumlu. Sofya İşçi Gençler Birliği (RMS) Merkez komitesi sekreteliğine kadar yükseliyor. 1942 yılında Razgrad Studenets (Soğucak) köyüne sürgüne gönderiliyor. O zamanlar Sofyadan sürgüne Deliorman türk köylerine gönderiliyordu. Faşist rejim onlara Türklerin eziyet yapacağını düşünüyorlardı. Ama tam tersi oluyordu. Soğucak köyüne Lilyana Dimitrovadan önce Bulgaristan komunist partisi merkez komitesi üyesiTrayço Kostov da sürgün edilmişti. Onların kaldığı evler 1989 yılına kadar müze gibi duruyordu. Şu an ne oldukları için bir bilgim yok. Demokrasi döneminde bu gibi canlarını feda emiş kişiler vatan haini ilan edildiler. Lilyan Dimitrova’nın dava arkadaşı Tinka Bradinska isminde bir kadın da bizim Karagözköye (Veselina) sürgüne gönderiliyor. Tinka Bradinska Kanırık Todorun(Peyço Boyanovski’nin babasının) evinde kalıyor. Köyde 4-5 ay kalıyor. Köylümüz rahmetli Ahmet Zogu Kanırık Todrun evinde çıraklık yapıyormuş. 1980’li yılların başında Bradinska sürgünden sonra ilk defa Karagözköye ziyarete geldi. Sofyada devletin çok üst kademelerinde bir görev başında imiş. Kendisi ile tanıştıktan sonra, sürgün hayatından bazı hatıralarını anlattı. Kaldığı aileden başka hatırında Ahmet Zogu ile komşuları Koç Ahmedin eşi Emine abla(Koç Sıtkının annesi) kalmış. Emine  abla o vakit Bradinska’nın yaşlarında genç gelinmiş, ona çok yardım etmiş, devamlı elinden geldiği kadar  yiyecek içecek vermiş. Ahmet Zogu ise Bradinska’yı her hafta sonu geceleri iki köyün arasındaki çayırlığa Lilyana Dimitrova ile görüşmeye götürüyormuş. Görüşme gizli olduğu için Ahmet Zogu bu görüşmeler hakkında hiç bir bilgisi yokmuş ta 1980’li yıllarda Tinka Bradinska ile görüştükten sonra öğrenme fırsatı buldu. Bunları Bradinska’ya köy ziyaretinde refakatçı olduğum için öğrendim. Onun isteği üzere özellikle Emine abla ile buluşmalarını sohbet etmelerini sağladım. Köyümüz için çok iyi intibaları vardı. Köyden kimse ona ihanette bulunmamış, tam aksine herkes yardımcı olmaya çalışmış. Yazımın altında Lilyana Dimitrova hakkında Bulgarca bir not veriyorum.

Родена e в Истанбул, на 17 юли 1918 г. През 1937 г. става член на Работническия младежки съюз. Като студентка в Юридическия факултет на Софийския университет е активен член на Българския общ народен студентски съюз. От 1939 г. е член на БРП. За активна антифашистка дейност 2 пъти е интернирана.

Участва в Съпротивителното движение по време на Втората световна война. В началото на юли 1941 г. преминава в нелегалност. Работи като секретар на районен комитет на РМС, член и секретар на областния комитет на РМС в София. През юни 1942 г. е арестувана и интернирана в женския отдел „Свети Никола“ на концлагера Гонда вода, откъдето само след няколко дни избягва. Отново се връща в София и работи като секретар на Областния комитет и член на ЦК на РМС. Организатор е на акции и масови демонстрации на софийската работническа младеж.

В началото на 1944 г. е изпратена в Пловдив за секретар на Областния комитет на РМС. Там загива при полицейска засада, прострелвайки се с последния й останал патрон, на 27 юни 1944 г.

  30.04.214. İstanbul, İbrahim Güner(Kunduracı) arkası yakında…….

    YAZI NO: 14

   Sevgili arkadaşlar bu yazımda bir define araması macerasını anlatmaya çalışacağım. Bu hikayeyi yıllar önce rahmetli Pehlivan Mustafa’dan dinlemiştim. Olay 1940’lı yılların sonlarına doğru gerçekleşiyor. Rahmetli Candar Hasan (Kazım) 1918 doğumlu İkinci dünya savaşına katılmış(Candar Hasan ikinci dünya savaşına katıldığı ve arkadaşlarını başka yazılarımda yazdığım için oradan bahsetmeyeceğim). Candar Hasan  1940/50’li yılların başlarında uzun yıllar köy belediyesinde uniformalı, silahlı görevli gibi çalıştığını çok iyi hatırlıyorum. 1960’yıllarda uzun zaman köy ekmek fırınında ölümüne kadar çalıştı. Kazım aganın muhabetlerinde her zaman define arama düşkünlüğü mutlaka yer alıyordu, aynen at yarışçıları gibi. Çok zaman ben de onun define hikayelerini dinleme fırsatım olmuştu. Kendisinden çok küçük olmama rağmen iyi bir dostluğumuz mevcuttu. Şimdiki yazacağım define hikayesini ondan dinlemedim. Bu hikayeyi Pehlivan Mustafadan dinlemiştim. Pehlivan Mustafa bu hikayeyi kendi uslubunda anlatırken insanı kahkahaya boğuyordu. Bu yazıyı onun anlatma uslubunda yazmam mümkün değil, fakat elimden geldiği kadar yorumlamaya çalışacağım. Olay yazımın başında yazdığım gibi 1940’lı yıllarlın sonuna doğru vuku buluyor. Kazım aga Pehlivan Mustafayı ikna etmeyi başarıyor. Çok iddalı olarak bir yerde bir kazan altın olduğunu söylüyor. Altının bulunduğu yer  Razgrad Şumnu yolunun. Kocacıklar(Tervel) köyün yakınlarında, şimdiki Loznitsa yolunun geçtiği tam karşısında tarlalık içinde 30 sene önceye kadar bir pınar(su kuyusu) vardı. Benim yaşlarımda olanlar mutlaka hatırlarlar o pınarı. Kazan dolusu altın da o pınarın içinde veya yakınlarında bulunuyormuş Kazım aganın define haritasına göre. Bir gece yarısı Pehlivan Mustafanın tek atlı arabasınla yanlarına daha bir kişi alarak(üçüncü kişiyi biliyordum, fakat hikayeyi 40 yıl önce dinlediğim için şu an hatırlayamıyorum,biraz hatırlıyorum fakat tam emin olmadığım için  ismini yazmıyorum). Pehlivan Mustafanın atı havada kuşu yakalaycak şekilde hırslı, kazma kürek, Kazım aganın Malniher marka karabinası tam teşekküllü yola çıkıyorlar. Altının bulunduğu yerde Karagözköye 15 km uzklıkta. Bir bir buçuk saat sonra gece yarısı olay yerine varıyorlar. Çalışmaya başlıyorlar, şüphelendikleri her yeri kazıyorlar. Pınara inip çıktıklarını bimiyorum, fakat faaliyet sabaha karşı saat 3.30-4.00’e kadar sürüyor. Neticede ortada hiçbir şey yok. Yorgunluklarını gidermek için biraz yere oturmuşlar ne yapacaklarını düşünürken Şumnu istikametinden bir ışık belirmiş, her halde o zamanki eski kamyonlardan. O yıllarda 24 saatte bir kamyon ya geçiyormuş ya geçmiyormuş. Yollar şimdiki gibi asfalt değil kamyon çok yavaş ilerliyormuş. Ne olur ne olmaz diye atı koşulu tutukları arabaya atlıyorlar ve tam dizgin köyün yolunu tutuyorlar. Arkadan gelen kamyonun ışıklarını gördükçe bunlar korkudan panikliyorlar. Kendi aralarında  birileri bizi kovalıyor diye mırıldanıyorlar. Madan Pınarı dediğimiz  yerden köye uzanan kara yola saptıktan sonra cesaretlenmişler. Kamyonda onlardan hiç habersiz Razgrada doğru yoluna devam etmiş. Madan Pınarına yaklaştıktan sonra Candar Kazım  Pehlivan Mustafaya dönerek: -Mustafa biz niye korktuk benim yanımda koskoca silah vardı. Pehlivan Mustafa da ona dönerek, köye geldikten sonra mı silah aklına geldi, şimdi sen onu sok filan yerine diyerek yanıt veriyor. Az önce de söylediğim gibi bu hikayeyi rahmetli Pehlivan Mustafadan dinlemiş olsaydınız. Ben bir zamanlar bu hikaye aklıma geldikten sonra Mustafa dayıma ısrar ederek anlatırırdım. O biraz da kendinden katıyordu analtırken.Bu vesileyle buradan her ikisini de rahmetle anıyorum ! 01.06.2014,İstanbul, İbrahim Güner (Kunduracı) ….. arkası yakında…..

   YAZI NO: 15

    Feyzulla Süleymanov Aliev(Fizulla -1945-2004) Fizulla 4 çocuklu çok fakir bir ailede Karagözköyde dünyaya geliyor. Benim çocukluk arkadaşım, Askerliğimizde 1965 yılında Burgazda kesişti. 1965 yılının  ekim ayında Sofyadan Burgaz’a 2-3 ay için gönderilmiştik. Sarafovo hava limanının elektrik sistemini tamamladıktan sonra Burgaz’ın Meden rudnik ve Tvarditsa semtinde yüksek gerilim hatlarında ve petrol boru sisteminin signalizasyon sistemini tamamladık. Orada ağır fizik işlerinde çalışan askerlerle buluşma fırsatı buldum. Orada çoğu askerler Romen çingenesi bizim tabirimizle Kopanarlardan oluşuyordu. Biz geçici olarak deniz kıyısında iki katlı bir ahşap barakada kalıyorduk. İvan Koçev isminde bir çavuş olmak üzere 10-12 kişi idik. Çavuştan başka hepimiz Razgrad bölgesinden türk askerleri idik. Akşamları Yakınımızda bulunan Tvarditsa köyünde gençlik şenliklerine katılıyorduk. Yine  hatırımda kaldığı kadar aralık 1965 yılı aralık ayının başları idi, arkadaşlarla Tvarditsa köyüne sinemaya gitmiştik. Seyretiğimiz filmi yarım asır geçmiş olmasına rağmen hala hatırlıyorum, film ‘’Kontes Monte Kristo’’(Граф Монте Кристо) siyah beyaz fransız filmi ünlü aktör Jan Mare ,Edmon Dantes rolünde oynuyordu. Bu film binlerce seyretiğim filmlerden en iyilerden bir tanesi idi. Filmi seyretmeye az önce bahsetiğim ağır işlerde çalışan askerler de gelmişti. Hemen hemen hepsi Romen çingenesi(Kopanar’dılar) Aralarında tek türk olarak köylüm ve çocukluk arkadaşı Fizulla da vardı. Film sona erdikten sonra Fizulla ile buluştuk. Beni görünce ağlamaya başladı. O kopanarlar ona çok işkence çektirmişler. Kaldıkları barakada bütün temizlik v.s işleri hep ona yaptırıyorlarmış. Köyden 1960 yılında çıktığım için Fizulla’yı sefte görüyordum. Hatta kendisini zor tanıdım. Acılı şikayetlerinden dolayı çok etkilenmiştim. Ondan bana o kopanarların elebaşınla tanıştırmasını istedim. Ele başı iri yarı esmer bir kopanardı. Belli ki orada onun sözü geçtiği. Kendisi ile 10-15 dakika konuştuktan sonra, ona kendimi ifade etmeyi başardım. Benim askerlik yaptığım alay Sofya merkeze bağlı olduğu için bütün askerler tarafından tanınırdı. Ele başıya köydeki meyhanede bir şeyler ısmarladıktan sonra, Fizullaya arka çıkacağına söz aldım. Fizulla askerliğinin ikinci yılının son ayları idi. O zamana kadar iç izin kullananamamıştı. Ele başından Feyzullaya 1966 yeni yılı izini için de söz aldım. Bu olaydan bir iki gün sonra küçük bir iş kazası geçirdim 10 gün Bugaz askeri hastanesinde tedavi gördükten sonra 20 aralık 1965 yılında bir haftalık köy iznine gitmek için Burgaz demir yolu garına gittikten sonra Fizullayla buluştuk. Elebaşı onu yıllık izni kullanmak için komutanları ikna etmiş. Hatta Fizullanın tren biletlerini de ödedim. Hep beraber izine gittik. Fizulla askerliğini tamamladıktan sonra hafif ruhsal bir hasatlığıa tutuldu. Ölümüne kadar küçük bir malülen emekli maaşı ile geçinmeye çalıştı. Ben uzun yıllar profesionel makinelerle amatör fotografçılık yaptım. Çektiğim resimlerden kimseden ücret almadım.Düğünlerde ,cenazelerde bedava resim çekiyordum. Cenazelerde resim çekmekten usanmıştım. Fizullanın fotografçılığa çok merağı odluğunu biliyordum. Bir gün ona dedim ki, sana vereyim bütün malzemeleri ve kopya makinasını, para kazanmak için fotografçılık yap. Ona fotografçılığın A-Z ye kadar her şeyi öğrettim yıl 1985 veya 86 idi. Fizulla 2004 yılı ölümüne kadar köyün fotografçılığını yaptı. Kendini geçindirmek için azda olsa para kazandı. Bu günleri yaşasaydı ona en iyi bir dijital fotograf makinası hediye edecektim. Onu da bu vesile ile rahmetle anıyorum. 10.06.2014,İbrahim Güner(Kunduracı) İstanbul. Arkası yakında…….

   YAZI NO: 16

  Ali Aliev İsmailov(Ali CAN)